Evde Sürdürülebilir Kimyasalsız Temizlik Mümkün

Evde Sürdürülebilir Kimyasalsız Temizlik Mümkün

07/04/2020 2 Yazar: Fermente Mutfağım

3 Temmuz 2016 Çarşamba günü fermentemutfagimyasam.com kişisel blogumda “Evde Sürdürülebilir Kimyasalsız Temizlik Mümkün” başlıklı bir yazı yazmıştım. İşte yazının ilk paragrafından alıntı;

“Neredeyse bir yıl olacak evden tüm kimyasalları atıp yerine doğal ürünler koyalı. Bir sürü ıvır zıvır, ona ayrı buna ayrı deterjan of ne kadar da zordu. Şimdi bir sabun, bir sirke diye özetleyebilirim temizlik malzemelerimi.” Diye başlayan yazımda evimin mutfak, banyo, wc, genel temizliği ve kişisel bakım ürünlerini barındıran alanları ve ürünleri nerede nasıl kullandığımı anlatmış ve fotoğraflamıştım. Sirke, turşu, kemik suyu, ekşi mayalı ekmek bir tarafta fermente olurken, temizlik ve kişisel bakım ürünlerinin üretimine de başlamam işte o yıllara dayanır.

Yukarıdaki yazıda bahsi geçen o zamanlar kendim ve çocuklarım için yaptığım ürünleri çok yakından tanıyorsunuz aslında. Bu ürünler, çamaşır bulaşık deterjanları, yumuşatıcı ve parlatıcılar el yapımı sabunlar, Arap sabunları, rollon, krem, diş macunu gibi şu an sizlerin de kullandığı evdeki ilk temizlik ve kişisel bakım üretimlerdi.

Henüz “Fermente Mutfağım” benim evimin mutfağı, formüllerimi ürüne yeni dönüştürmüş, ürünlerin hepsi yalnızca benim ve çocuklarımın ürünleriyken bunları yazmıştım. “Ben yaptıysam siz de yapabilirsiniz, bu sürdürülebilir doğal ve geleneksel bir yöntemdir” mantığıyla yazılmıştı bu yazı.

Yazının tamamını okumak isteyenler için link burada;

Kimyasalsız Temizlik

Aslında eski takipçilerimin hepsi çok iyi bilir, benim miladım 2015 yılıdır.

Hikayemin tamamı ancak bir kitaba sığabileceği için hep özet geçtim ya da bazı bölümleri anlatabildim.

Bu sefer hikayenin en başından bir bölüm anlatacağım size, çocukluğumdan.

Henüz ilk okuldayken başlayan çok şiddetli baş ağrılarım, her şeye alerjim vardı. Ama bir hastalığım vardı ki o ilk okul yıllarından da önceye dayanıyor. Kronik kabızlık, bağırsak tembelliği… Buraya bu üç hastalığı yazarken çok kolay yazılıyor; fakat yaşarken her şey son derece zordu.

Bu hastalıkların detayına girmeden önce küçük bir hatırlatma yapmak isterim. 2015 yılından itibaren ortalama 1 yılda vedalaştığım bunlar ve daha sonra peşime düşen diğer rahatsızlıklarımı da detay vermeden değinip geçeceğim. Onların detayını başka bir yazıya ya da kitaba bırakıyorum. İlki gençlik yıllarından beri muzdarip olduğum sürekli kendisini tekrar eden bel fıtığı (ilk ameliyat 2011- bir yıl içinde tekrar etti, ikinci ameliyatımı 2014 oldum. Altı yıldır tekrar etmedi), obezite (kilo sorunum da ilk çocukluk dönemine dayanır. 2014’te 105 kg idim- şu an 70), reflü ve mide ülseri (kaç kez acillik oldum bir bilseniz, mideme hortumlar mı sarkıtılmadı, safra kesem mi alınmadı- hepsi alındı ve yapıldı), genel yorgunluk durumu (kronik yorgunluk desem sanırım bilirsiniz), depresif ruh hali (alkışlarla değil haplarla yaşıyordum), sabahları uyanamama, akşamları uyuyamama, son olarak da akut böbrek yetmezliği yüzünden çaresizce ve teşhis konulamadan Cerrahpaşa’da yattığım 1.5 ay ve girdiğim 20 gün boyunca diyaliz. (biyopsi sonucunda konulan teşhis,  alınan kas gevşeticiye karşı böbrekte reaksiyon.)

Hastalıklarımdan söz etmek pek hoşuma gitmez aslında ama 42 yıl hastane ve ilaçla geçen bir ömrü yok sayıp Fermente Mutfağımın beş yıllık hikayesini anlatırsam size bu hikâyenin ortasından başlamak olur, bu da size haksızlık olur.

1-Şiddetli Baş Ağrıları

Ben küçücük bir çocukken tanıştım şiddetli baş ağrılarımla. Ağrılar çok şiddetli olduğu için telaşlanan babam ve annemin beni doktor doktor gezdirdiklerini net olarak hatırlıyorum. Hastanelerle ve ilaçlarla tanışmam belki biraz erken oldu bu yüzden. Kafama ucuna macun sürülmüş kablolar takarak sanırım ismi ekg olan o gıcık şeyi her ay çektirirlerdi. Eve gidince annemin saçlarımdan o macunu yıkayarak çıkartmasının ne kadar zor olduğunu da hatırlıyorum. Her gidilen doktor nedense baş ağrımın sebebini bilemez ama çeşitli ilaçlar vermekten de geri durmazlardı. Yıllar bu şekilde doktordan doktora ilaçtan ilaca geçerken en iyi arkadaşlarım da ağrı kesiciler olmaya başlamıştı. Çocukluk yıllarımda tanıştığım hafif ağrı kesiciler yıllar içinde daha etkili ağrı kesicilere dönüşürken, bir defada aldığım miktar da bir adetten 4- 5 adete çıkmıştı. Yalnızca bu şekilde ağrı ataklarını yavaşlatabiliyordum. Biraz yaşım büyüyünce bu ağrıların migren ağrıları olduğuna karar verdim ve ağrı kesicilerle olan ilişkimi biraz daha güçlendirdim.

2-Alerji

Çocukken hafta sonları pikniğe giderdik. Babam mangal yakarken, annemin kendi topladığı papatyalardan bana taç yaptığını hatırlıyorum. İlk çocukluk dönemim yaz tatilleri için gittiğimiz köyümüzde onca yeşillik ve çiçek içinde geçti. Alerji ise sanırım baş ağrımla başlayan aynı dönemlerde nüksetti. Artık bırakın doğayla iç içe olmayı, pikniklere gitmeyi, bir çiçeği koklamayı, çiçeğin bulunduğu ortama bile girince gözlerim şişiyor, burun akıntısı ve hapşırmak gibi klasik nezle semptomlarına giriyordum. Yanımdakilerin tepkisi de “aa nezle mi oldun sen”. Sanırım ömrümün büyük bir kısmı etrafımdaki insanlara nezle grip değil alerjim olduğunu anlatmakla geçmiştir. ( O zamanlar bu kadar sık görülen bir hastalık değildi.) Ataklarda ise gözlerimin balon gibi şişmesini, kulak burun, geniz kaşıntısı, kızarmış bir yüz ve öksürük nöbetlerine doğru giden bir tablo sergiliyordu.

Yıllar içerisinde ben büyüdükçe alerjim de kendisini geliştirip büyüdü. Artık yalnızca ota çiçeğe, doğaya değil, ev içinde de her şeye aynı reaksiyonları vermeye başlamıştım. Tedavi için gittiğimde de alerji için bir takım ilaçlar verilip bu ilaçları kullanırsam alerjimi baskı altında tutabileceğim söyleniyordu. Artık her ay sağlık ocağı, benim ilaçlarımı yazdırmak üzere uğradığım rutin bir yer, eczaneler ise ahbabım olmuştu. Alerjimin boyutları yükseldikçe yaşam kalitem de iyice düştü. Diyelim ki o gün alerji hapım bitti ve ben farkına varmadım ya da bir sebepten ilaç almaya çıkamadım ve gece oldu. Nöbetçi eczane bulunup alınacak ve o hap mutlaka kullanılacak yoksa sabaha kadar uyumak mümkün mü? Aksi halde asla uyuyamaz, elim, yüzüm, gözüm, kaşıntıdan hapşırıktan şişer sabah acillik olurdum. Genelde kış ayları ilaçlar her gün içersem etkisini gösterirdi. Herkesin sevdiği doğanın canlandığı ilkbahar ayları ise benim en korktuğum, en sıkıntılı aylarımdı. Yılın 12 ayı alerji ilaçlarıyla yaşarken, bahar ve yaz aylarını daha rahat atlatabilmek için onların yanı sıra kortizon iğnesi de yaptırmak zorunda kalıyordum.

3- Bağırsak Tembelliği-Kabızlık

Yazmak ve konuşmak için çok hoş bir konu olmadığının farkındayım ama birileri yazmalı değil mi? O kişi yine ben olayım.

Bağırsak tembelliği beni ilk çocukluk dönemlerimde buldu, yani aslında hani derler ya “kendimi bildim bileli”. Miladım olan 2015’e kadar da sürdü. Hayatımın vazgeçilmez bir parçası olmuştu. Rahmetli annem hemşire olduğu için aklına yatan ve iyi geleceğini düşündüğü pek çok yöntemi üzerimde test edip denedi diye düşünüyorum. Bunlardan hatırladığım sabahları aç karnına bana 1 kaşık zeytinyağı içirdiği ve o zeytinyağını yutmanın benim için çok zor olduğu, bunun midemi çok bulandırdığı. O zamanlar bizim evde pişen her çorbaya lifli diye annemin yulaf unu eklendiğini de unutmadım. O berbat tatları olan yulaf unu muhallebilerini de unutmuş değilim. Tabi bunların hiçbirisinin sorunumu çözmediğini, mevzunun yine peşimi hiç bırakmadığını söylemem sanırım sizi şaşırtmaz.

Bugün geriye dönüp yaşamıma baktığımda yaşadığım onca ciddi hastalığı görüyorum. Tüm bunların nedeninin ilk çocukluk yıllarıma dayanan ve ilk gerçek rahatsızlığım olan bağırsak floramın bozulmasına bağlıyorum. Sonrasında sırayla baş ağrısı ve alerji gibi rahatsızlıklar da listeye eklendi. Liste bu kadarla kalsa iyi olurdu belki ama o da mümkün olmadı.

Çalışan bir anne tarafından şehir hayatında büyütülmüş her çocuk gibi benim de beslenmem, unlu, şekerli yiyeceklere, ve hazır gıdalara ve özellikle abur cubura dayalıydı.

Tüm bunları bozulmuş bağırsak florasının insanın hayatını nasıl cehenneme çevirebileceğini bizzat yaşayan ve buna çözüm bulmuş birisi olarak anlatıyorum size.

Gelelim iyi habere-Yaşasın!

Bağırsak florası adı verilen ve mikrop bakteri popülasyonlarından oluşan şeyin istersek tamamen düzelip kendini sıfırlayabileceği sanırım bu yazının en iyi haberi ve ben de bunun yaşayan kanıtı.

Benim iyileşme sürecim bir yılımı aldı. Her bağırsak florası parmak izi gibi kişiye özeldir. Her kişi bu dünyada tek ve özeldir. Kendiniz için artık bir şey yapın, sorunun kaynağına inin, bundan sakın korkmayın, çünkü oradan çok sağlıklı ve mutlu çıkacaksınız.

Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruz’da Türkiye Cumhuriyeti’nin doğal sınırlarını belirleyen o emri verdi;

“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz”

Bu küresel virüs savaşındaysa bu sefer “ilk hedefimiz

Bağırsak Floramız” olmalı ki savaştan sağ çıkabilelim.

Ferda Uslu

İçten, dıştan detoks ve temizlik ürünlerimiz ile şimdi tanışın.